Fosil yakıt kaynaklarının sınırlılığı, otomobillerde elektriğe doğru ilerlemeyi kaçınılmaz hale getiriyor. Eskiden çeşitli prototipleri gördüğümüzde fantastik bulduğumuz; yolları “tamamen elektrikli otomobillerin” doldurması fikri, özellikle hibrit araçların yaygınlaşması sonrasında, elektrikli aksam üzerindeki ar-ge çalışmalarının yoğunlaşması ile daha mümkün görünüyor. Otomotivde inovasyon enerjisi, elektriğe odaklanmış durumda. Batarya kapasitelerinin gelişmesi ve daha sofistike kontrol yazılımları sayesinde, evimizin elektrik şebekesinden aracımızı şarj edeceğimiz otomobilleri yollarda yaygın olarak görebileceğiz.
Elektrikli otomobil denince ilk akla gelen Tesla Motors’un, roadster’larından sonra, bir şarjla 480 km gidebilen ve 7 kişiyi taşıyabilen Tesla Model S için siparişleri almaya başlaması ve küresel krize rağmen hala kâr ediyor olması, somut bir başarı hikayesi olarak dikkat çekici.

Elektriğe geçiş ve hibritlerin önemi ve otomotiv devlerinin bu konudaki rekabeti şu an devam eden Frankfurt fuarında da gözler önündeydi. Audi E-tron, Volkswagen E-up, bu konuda öncü Toyota Prius’un yeni nesil aracı ve diğer üreticilerin geliştirme ve lansman çalışmaları, yakın bir zamanda hibrit araçların pazarın önemli bir kısmını oluşturacağını düşündürüyor.

Otomotivi statejik sektör olarak tanımlayan ve kendine 2 milyon üretim hedefi koyan ülkemiz ise elektrikli veya hibrit araç geliştirme çalışmalarında otomotiv devlerine katkıda bulunuyor mu? Otomotivde inovasyon denince ilk akla gelenlerden biri mi olacağız, yoksa her alanda olduğu gibi bu alanda da ucuza üretim yapan ve “lojistik avantajı” olan düşük katma değerli bir tedarikçiden mi ibaret kalacağız? Otomotiv ile ilgili politika veya strateji geliştiricilerin bu soruyu kendilerine sorması ve sonuçlarını düşünmesi gerekiyor.
Hibrit araç ile ilgili ülkemizdeki bildiğim tek proje, Ford Otosan’ın İnci Akü gibi partnerleriyle Tübitak desteğinde geliştirdiği elektrikli ticari araç.
Diğer taraftan, Jale Özgentürk’ün Referans’ta sadece ticari araç alanında yan sanayi gelişiminin ülkemiz için otomotivde inovasyon ve gelişim açısından dezavantaj olabileceğine dair dikkat çekici bir yazısı var.
“Otomotiv sanayiinin önde gelen uzmanlarından Ahmet Yılmaz, “İçinde bulunduğumuz dönem ve gelecek birkaç yıl, taşların yeniden yerli yerine oturacağı bir dönem” diyor. “Yeni trende son vagon olmak istemiyorsak ya makiniste çok yakın olmalıyız ya da makinist olmak gerekiyor” yorumunu yapıyor. Yılmaz, Türkiye’de ne ana ne de yan sanayi açısından büyüme stratejileri oluşturulduğunu dile getirirken Türkiye’nin otomotiv sektörü yapısının da global anlamda risk taşıdığını söylüyor.
“Binek otomobillere teknolojik parça üreten inovativ firmalar, ticari araçlara parça veren yan sanayi firmalarına nazaran daha avantajlı durumda. Maalesef Türkiye’de yan sanayi firma profili daha çok ticari araçlara hizmet veren türden. Bu, global anlamda bir risk taşımakta” diyor.”
Ahmet Yılmaz, Hindistan’ın otomotiv sektöründe tedarikçi zincirinin en önemli oyuncularından biri olmak için stratejiler oluşturduğunu ve ar-ge yeteneği ile know-how konusundaki açığını kısa sürede kapatabilmek için Avrupa ve ABD’den firmalar satın aldığını vurguluyor.
Türk otomotiv sektörüne tavsiyeleri ise:
- Gelecek stratejileri için firmalar Almanya gibi bu konuda gelişmiş havzaları sık sık ziyaret etmeli. 82 ülkeye ihracat yapıyorum demekle olmaz. Bu merkezlerden 3 bin kilometre öteden ve kendi fabrika duvarları içine sıkışmış bir analiz yeterli değil.
- Planlı, sağlıklı büyüme şartlarını ve stratejisini oluşturmak bizim elimizde. Önümüzdeki dönem Ar-Ge, tasarım ve yalın üretim yeteneğine sahip firmalar süreci belirleyecek. Bunun için acilen strateji oluşturulmalı.
- Hükümet bu stratejileri desteklemeli ve koordine etmeli. Ülke stratejisi belirlenmeli. Bunun için Avrupa’daki gelişmeler yakından izlenmeli. Kriz nedeniyle Avrupa ve Amerika’da birçok firma satışa çıkmış durumda. Bu şansı Türk firmaları iyi kullanmalı
- Yeni dönemde yeni teknolojileri bilen kalifiye çalışanlara ihtiyaç olacak. Bu konuda eğitimin hızlandırılması şart.
Ülkemizdeki pekçok sektörde know-how açığının kapatılabilmesi için gelişmiş ülkelerde küresel kriz nedeniyle finansal açıdan zora düşmüş firmaların satın alınması, ışık hızıyla yükselişler yapmak isteyenler için önemli bir fırsattı.
Tekstil’in Çin’i otomotivin Hindistan’ı derken, göz göre göre gelen bu tehditleri ve değişimi umursamayan veya önlem almayan, ya da kendini eski düzene mahkum edip “kâr edemedikleri” derdini ekonomi sayfalarına anlatıp, sadece nostalji ile avunanların pazardan silinmesi üzülecek bir durum olmasa gerek. Jack Welch’in dediği gibi “Kurum içindeki değişim hızı, dışarıdaki değişim hızından düşükse, son yakındır.”

Eclipse Aviation‘u satın alıp ülkemizin kendi uçağını üretebilme fırsatını görerek yakalamak için büyük emek harcayan yenilikçi işadamı Sn. Alphan Manas‘ın, ünlü işadamlarımız ve devlet bürokrasisini ikna turlarında kendisine ilgisiz kalmaları nedeniyle ülke olarak bir fırsatı kaçırmamız akabinde bir yazısında belirttiği “makus talihimiz: fasonculuk” fikrine üzülerek inanmaya başlıyorum.
Belki yeni nesil işadamları, tepe yöneticileri ve bürokratlar daha vizyon sahibi, risk almaya ve değişime açık olur, ama onların önüne bu tür nadir fırsatlar gelir mi, bu fırsatları geri çevirenleri nasıl yad ederler bilemiyorum.










Gerçekten de bir İtalyan yatırımcı, Rocco Giannoni, Le Mer’in fikirlerinden çok etkilendi ve Fransız mucide ona mali destek sağlayabileceğini söyleyerek birlikte Fransa’nın Morlaix şehrinde bir
Ucuz üretim maliyetinin yanı sıra Le Mer’in 
olacağını belirtmiştir. Kalküta’da dünyanun ilk parmak izi bürosunda çalışan iki Hintli polis memuru, Azizül Hak ve Hem Chandra Bose 1897′de ilk parmak izi sınıflandırma sistemini geliştirirler. Bu sistem, daha sonra patronları Sir Edward Henry tarafından İngiltere’de yaygınlaştırılır. Buradan tüm dünyaya yayılır.
1949′da İngiliz oftalmolojist (göz mütehassısı) 

Fiona Fairhurst, ünlü deniz modası ve spor markası 


Fairhurst, yeni mayo için mükemmel kumaş ve kesimi bulmak için oluşturulan ar-ge ekibiyle birlikte 1999′de çalışmalarına başladı. Hidrodinamik alanındaki bilimsel uzmanlık, Uluslararası Su Araştırmaları Merkezinde bir araştırmacı olan Jane Cappaert’ten geldi.









Avrupa Patent Ofisi ve Avrupa Komisyonu tarafından düzenlenen yılın avrupalı mucitleri ve patent forumu organizasyonundan daha önce 

